وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُقْسِطُوا فِى الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ ذٰلِكَ اَدْنٰى اَلَّا تَعُولُوا

“Eğer yetâmâ konusunda ölçü tutturamamaktan; haklarının ihlal edileceğinden endişeleniyorsanız, ey işveren asaba hanedanı… huyunuza uyan dul-asaba hatununu ikişer, üçer ve dörder nikahlayınız. Asaba-Yetama dengesini ihlal korkusunu taşıyorsanız; Ey işveren Asaba Hanedanı sakın ha! Yalnız bir tane! Ya da âidiyetlerinizin sahip olduğunu… Bu davranış, geçindirememenize en uygun çözümdür” Nisa, 4/3.

Bu ayet-i kerimede, bizim tefsirden anladığımız farkındalığa göre; “İşveren Hanedan Asaba kesimi” var. Bir de aynı işveren asabanın bir aşiret reisi olarak işyerinde çalışan kendi kızı, kendi oğlu, kendi üvey kardeşleri, kendi amcası, amcasının oğulları, kendi dedesi vd vardır. Bunların toplamının bu ayetteki adı “Yetâmâ”dır veya “âidiyetlerinizin sahip olduğu” halk kesimidir.

Bize göre الْيَتَامٰى ile مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ kavramları aynı anlamdadır. Yetama, işveren durumundaki asabasının kendi akrabasından, aşiretinden işçi kesimi; bir bakıma مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ kölesidir. Asaba hanedanlıktır, kendi aşiret halkının üstünde ve yöneticisidir. İki sosyal sınıf olan işveren ve işçi, iki ayrı sosyal kurum olduğundan ast-üst ilişkisi çerçevesinde davranacaklardır. Her ikisi kendi aralarında evlenebileceklerdir. Bu anlamda ayetteki Nisa, halk arasındaki hanım değil, hanedanlık Hatunu olarak farklılık arzetmektedir.

فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ cümlesinde de diğer tefsirlerden büyük farklılıklarımız vardır. Konunun ana kilit noktası, مَا ve مِنَ النِّسَاءِ deyimlerinin ilişkisinden kaynaklanmaktadır.

مَا ilgi zamiridir ve النِّسَاءِ ile ilgisi vardır. مَا ilgi zamiri, النِّسَاءِ kelimesini beyan etmektedir. Fakat مَا zamiri, akılsız ve cansız varlıklar için kullanılır. Oysa النِّسَاءِ kadın anlamındadır ve akıllıdır. Akıllı bir kelimenin yerini akılsızlar için kullanılan مَا nın tutması, hakaret anlamı taşımaktadır. Kur’an kültüründe kadınlar kesimine hakaret asla düşünülemez. Burada iş ve görev tefsirde ustalığa kalmaktadır.

Oysa biraz büyük düşündüğümüzde ve akademik derinliklere indiğimizde şu gerçeği elde etmiş oluyoruz.
İnsan doğası, bir evliliğe göre kodlanmıştır. Birden çok evlilikler bir zorunluluk sonucu zorlamalardır. Kader defterinde düğün dernek ile yapılan ilk evlilikler, من ismi mevsulüyle ifade edilmekte ve gerçek bir aile hukukunun uygulanmasına zemin hazırlamaktadır. Ancak birden çok zorunlu ve zoraki dul kadınlarla evlilikler sadece dul kadının kem gözlerin tasallutundan korunma ve yalnızlaşan kadının bir teselli merkezi olarak düşünülmektedir. Zoraki evliliklerde dul kadının ikinci kocasından mal kazanması ve gerçek aile yaşamıyla çoluk çocuğa karışması söz konusu olamaz. Şayet ikinci hanımdan kazara çocuk olmuşsa esas birinci yasal hanımın nüfusuna kaydolması gerekir.

Bir erkeğin keyfi olarak Sayın Ali Rıza Demircan Hoca’nın yanlış yorumlarıyla Allah’ın cc tanımış olduğu hakmış gibi alabildiğine kadının haklarına saldırması İslam hukukuna asla uygun değildir. Uygunluğuna hükmeden ulema, yukarıdaki ayet-i kerimenin ana temasına temelden aykırıdır.

Erkek İslam uleması, bu ayet-i kerimeleri yanlış algılayarak ve yanlış uygulayarak Allah’ın cc muradına aykırı fetvalar vermekte, Kur’an kültürünü yanlış uygulamaktadırlar. Sözlük anlamlarıyla yapılan küçük tefsircikler, terminolojik büyük tefsir çalışmalarını katlederek televizyonlarda öteki fakülte akademisyenlerinin karşısında gülünç düşmektedir. Akademik anlamda büyük tefsirler yapılamamaktadır. Şu bir gerçek; İlahiyat Fakültelerinde henüz yetişmedi; ama yetiştiğinde ve Kur’an-ı Kerimin akademik bir mealini hazırlayıp ilahiyat lisans öğrencilerinin beyinlerine yerleştirdiklerinde İslam dünyasında mezhep taassupları ve saplantıları sıfırlanacak ve bugünkü dini düşünce içinden hortlama zemini bulan terör örgütleri ve harici uygulamalar artık yetişmeyecektir.

Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli ve Hanedanlık
Biz bu ayet-i kerimenin tefsirinde, “Çok Kadınla Evlilik”in olabileceği anlamında bir hükmün çıkarılamayacağını ileri sürmekteyiz. Bu ayet-i kerimedeki iki sözcüğe alışılmışın dışında anlam vermekteyiz. Alışılmış tefsirlerde Yetâmâ sözcüğü yetim’in çoğulu olarak “Yetim kızlar” H. Basri Çantay, A. Fikri Yavuz vd anlamında kullanılmaktadır. Bazı önemli tefsirlerde de E. Hamdi Yazır, M. Esed, Y. Nuri Öztürk vd “babadan yetim kalan kişi” anlamındadır.

“Yetimler çoğu defa velileri tarafından evlendirilmekte, damat adayı ve evlilikle ilgili olarak ileri sürülen şartlar konusunda da velilerin isteği belirleyici olmaktadır. Yetim bir başkasıyla evlendirilirken onun menfaatinin koruyucusu velidir. Eğer yetim bir kızı bizzat veli almak, nikâhlamak isterse bu takdirde onun koruyucusu yoktur, şartları belirlemek de–aynı zamanda evlenme akdinin diğer tarafı olan– veliye kalmaktadır”.[1]

Bizim yorumladığımız bu ayet kavramları tamamen farklıdır. İnovatif ve daha akademik bir uygulamadır. Bir kerre, “Yetimler” diyerek söze başlamaktadır. Oysa sözlüklerdeki “babadan yetim” kavramı, bizim tefsir terminolojisinde; Yetâmâ, ölen/meyyit Asabanın varisleri, Feraiz ilmindeki Ashab-ı Feraiz’dir.

İkinci olarak, “velileri tarafından evlendirilmekte” denmektedir. Ayette “Veli” kavramı geçmemekte ve yanlış yorumlanmaktadır. Oysa aşağıda açıklayacağımız gibi, buradaki hıtap; bugünkü yasal bürokrasiye göre devletin kamu denetçilerinedir.

Üçüncü olarak “yetim bir kızı bizzat veli almak, nikâhlamak isterse…” ifadesi hiç etik ve yasal değildir. Yetim kızın Veli’si, keyfi olarak yetim kızı neden nikahlasın? Bu vargı, ayet-i kerimedeki “Nisa’” kavramına sözlük anlamı olarak “kadın” yorumunu yüklemek yüzündendir. Oysa tefsir terminolojisinde söz konusu kadın; Hanedan Hatunu/hanımıdır. Ölen ve mal varlığı varisleri/yetamasına aktarılacak işveren kişidir. Hatunu da İslam yasalarına göre ölen kocasının mal varlığına ortak işkadınıdır. İşte biz ıstılahî/terminolojik olarak bu kadın’a; “Hanedan Hanımı” yorumunu yüklemekteyiz. İşte bizim büyük tefsir; farkındalık sahibi tefsir veya akademik tefsir vargımız buradan kaynaklanmaktadır.

Böylece Kur’an kültürünün alanı genişlemektedir. Hanedan evlilikleri, aşiret ve asabiyet ilişkileri, Aşiretlerarası birlik ve kan bağına dayalı eyaletler sonucu Hılafet Merkezinin oluşumu… ,şte birkaç akademik makale ile bu ayet-i kerime üzerinden yeni bir dünya düzenine varış gerçekleşecektir.

Oysa tefsirlerde, bu ayet-i kerimenin tefsirinde; Yetâmâ; “dul kızlar” anlamında kullanılmaktadır. Sultanların, onların kız ve erkek çocukları ve devlet yönetimindeki etkin konumu dolayısıyla onun kız ve erkek çocukları ile bunların dul eşlerinin hanedan içi, komşu hanedanlarla, câriyelerle, devlet adamlarıyla ve mensubiyetini bilmediğimiz hatunlarla yaptıkları evlilikler olmuş.
Nizâm-ı Âlem için kardeş katli geleneği Fatih Sultan Mehmed’in bizzat hazırlayıp cevazını da saray ûlemasına tasdik ettirdiği kanunnameyle adetâ bir teâmül hâline geldi. ‘Ve her kimseye evlâdımdan saltanat müyessir ola, karındaşlarını Nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar.’

Fatih Sultan Mehmed, ardında göz kamaştıran büyük bir devlet bırakıp 1481 yılında vefat edince, oğulları Şehzade Beyazıd (II. Beyazıd) ile Şehzade Cem (Cem Sultan) tahtı ele geçirmek için binlerce Müslümanın canına mal olan savaşlara tutuştular.
Babasının kanun hükmündeki vasiyetine göre Sultan’ın diğer kardeşini öldürme emrini yerine getirmesi kuvvetle muhtemel idi. Böylesine güçlü ama iç karartıcı bir motivasyonla harekete geçen şehzadelerden İstanbul’a ilk olarak Şehzade Beyazıd ulaştı ve Sultan II. Beyazıd olarak Osmanlı tahtına oturdu. Şehzade Cem de Bursa’ya varıp orada kendi adına hutbe okutarak para bastırdı ve padişahlığını ilan etti. Şehzade Cem, Osmanlı mülkünü kendi aralarında paylaşmak için ağabeyi II. Beyazıd’a teklifte bulundu.
Cem Sultan, maceralarıyla Sultan II. Beyazıd’ı ve Osmanlı Devletini böyle meşgul ederken o sıralarda Endülüs’te soykırıma uğratılan Müslümanların hâli, kelimenin tam anlamıyla yürek yakıcıydı.

Şehzade Selim-II. Beyazıd, yani Baba-Oğul arasındaki savaşta tarihî kayıtlara göre yurdun değişik bölgelerinde başını Alevilerin çektiği isyanların biri bitiyor, diğeri başlıyordu. Dönemin alevî-kızılbaş isyanlarında fitnenin asıl kaynağı, şu sıralarda Irak-Şam ve Yemen havalisindeki fitnelerin tutuşturucusu olan Safevî-Rafizî İran’dan başkası değildi.

Türkmenlerden oluşan alevîlerin isyanında; İsyancıların elebaşı, Nur Ali adındaki bir aleviydi ve kendisini destekleyen alevi Türkmenlerle birlikte Tokat havalisine kadarki bölgeyi kendi kontrolü altına almayı başarmıştı. Şah Kulu isyanı yüzünden Şehzade Selim İstanbul’a çağırıldı. Saltanat, Şehzade Selim’e devredildi.

Saray komplolarının, darbe girişimlerinin ve darbe paranoyasının birçok kurbanı olmuştur Osmanlı hanedanında. Bunlardan birisi de Kanunî Sultan Süleyman’ın büyük oğlu Şehzade Mustafa’dır.

Şehzade Beyazıd, Kazvin şehrinde katledilirken beraberindeki küçük çocukları da aynı akıbete uğrar. Saltanatın da, darbeciliğin de, karşı darbeciliğin de acımasız ve çirkin yüzü böylece bir kez daha ortaya çıkar.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir